SEMERKANT
  TARİHİ
 

Şehir, medeniyet demektir. Nerede bir şehir varsa, orada medeni çizgilerden söz edilebilir. Bu genel hüküm, medeniyet yaratmayı ifade etmez. Her medeni durum, orijinal olmadığı gibi, her şehir de orijinal bir medeni durum göstermez. Bugünün hâkim medeniyeti içinde, batının medeni şehirleri içinde kendisine has bir çizgi yaratanları pek azdır. Amerika şehirleri, batı medeniyetinin en tipik örneklerini verirler. Tamamen teknik ve pragmatik özelliklerle, devâsa birimlerle oluşturulan bu şehirler, tarihi perspektifi düşündürmeyecek kadar orijinaldir. Tarihi perspektifi inkâr etmesi mümkün olmayan Avrupa şehirleri, aynı medeniyetin ürkek örneklerini verirler. Çünkü tarihin ağırlığı onları sınırsız denemeler konusunda devamlı ikaz eder.

Demek oluyor ki, yeni medeniyet de eski medeniyetler karşısında veya tarih karşısında saygısı, ilgisi derecesinde orijinal renklerini yansıtır. Dünü inkâr etmemek, bugünün zorlayıcı medeni çizgilerini mahcub bir yaratıcılığa veya en azından dikkatli bir yenileşmeye zorlar. Yenileşme kaçınılmazdır, medeniyete elbette karşı durulamaz. Ancak Amerika gibi, geriden baskısını hissedeceği uzun bir tarihi olmayan, dolayısıyla medeni tecrübeleri çeşitlenmemiş ülkeler, yeni medeniyetin en hür temsilcileri olabilirler. En cesur denemeler onlardan gelir. Dolayısıyla, gökdelenler ana kıtalardan değil, öncelikle Yenidünya’dan yükselirler. Bu, orijinal bir şehir kültürüdür. Burada orijinal, sadece orijinal demektir. Güzel, emsalsiz yaratılmış, emn iyi çözüm, diğerlerinden iyi gibi değerleri ifade etmez.

Tarihe doğru yol alındığında, Bağdat, Semerra, Seviyye, Kurtuba ve diğer Endülüs şehirleri İslâm Medeniyetinin ilk orijinal şehirleri olarak karşımıza çıkar. Medine ve Mekke, bu manada kendine benzetilmiş, uyarlanmış, makyajlanmış şehirlerdir.

Bu örneklerin artması için, Abbasi döneminden itibaren Türklerin bu medeniyetin öncülüğünü devralmaları gerekecektir. Daha 10., 11. asırlarda ana çizgilerini görmeye başladığımız bu medeniyetin şehircilik çizgileri, yeni denemelerle 12.asıda belli bir kıvama ulaşacaktır. Mâveraünnehir, Mezopotamya ve Anadolu’da yükselen şehirler, yeni ve orijinal bir çizgide gelişirler. Herat, Isfahan, Bağdat, Konya birbirinden etkiler alan, benzer noktalar yanında ayrılan noktaları da çok olan ortak bir anlayışın eseri olarak, hâkim medeniyeti söylerler. Bu yapı medeniyetinin yaratıcılığı en çok, dini eserlerde ve kamu binalarında göze çarpar. Zaten şehir, mahallelerden oluşur ve mahalle bir cami etrafında şekillenir. Cami, önemli merkezlerde, külliyenin bir parçasıdır, Külliye, çocuk okulu (sıbyan mektebi), orta ve yüksek okul (medrese), hastane (şifahane), aşevi (imaret) ve benzeri yapılar topluluğudur. Şehre karakterini, bu yapıları merkez alan yerleşimler verir. Yaşama yerleri, yani evler, bu merkez etrafında yerleşir. Daha mütevazi çizgilerde yapılır. Merkezde yerleşen külliye ve sair devlet binaları yanında mahcub bir görünüşte, daha doğru bir ifadeyle onların önemini gölgelememe gayretindedirler. İleri gelenlerin konakları, köşkleri, yalıları bu durumu zorlasa da derin bir çatışma yaşanacak seviyeyi buldukları görülmez. Bu konuda cemiyetin bütün katmanlarında ince ayarlı bir ölçü, oto-kontrol diyebileceğimiz anlayış geçerlidir ve bu şehircilik anlayışı çerçevesinde gelişen şehirler ve mimari çizgileri orijinaldir. O kadar orijinal ve zihni temeli o kadar sağlamdır ki, bin yıllık dönemde ana unsurları çok fazla değiştirilememiştir. Bugünün şehirciliği içinde de yeniden yaratılamadığı için, büyük ölçüde terk edilmesi gündeme gelmiştir. Bu terk süreci hâlâ tamamlanmış değildir. Dolayısıyla yeniden yaratma sürecine dönüşüm de ihtimal dâhilindedir. Bu büsbütün yeni ve çetrefil konuyu bir tarafa bırakarak meselemize dönecek olursak göreceğimiz manzara ve vereceğimiz hüküm şudur: Dünün orijinal Türk medeniyetinin orijinal şehirleri vardı. Orijinal hayatları olduğu gibi. Bu orijinal şehirler, dünya kültür mirasının en seçkin örnekleri arasındadır. Tıpkı Türk devletleri, idari yapısı, toprak sistemi, adli sistemi, hiyerarşik düzeni vesairede olduğu gibi.

Söz Semerkant ve Buhara’ya gelince, bu medeni çizginin en muhteşem örnekleri olduklarını ifade etmek, mümkün olmaktan öte, bir gerçekliği belirtecektir.

Hicri 3–4. (miladi 8–9) asırlar bölgenin İslâm’la tanıştığı zamandır. Yeni bir ruha bürünmekte olan şehirlerimiz, sogdiani çizgilerden Türk-İslâm çizgisine kaymakta ve yeniden şekillenmektedir. Sasaniler ve sonra Türk boylarının elinde devam eden bu gelişme, Moğol felâketiyle alt üst olur. Ama taş üstünde taş kalmayan bu dünya incilerinin şansı da bu yıkıntılar içinden doğar. O devirde o bölge dünyanın en medeni bölgesiydi. Moğol istilâları bu medeniyetin yıkıntıları arasından yükselen bir Almanya gibi, bu şehirler de o medeniyetin yaratıcılığı tarafından yeniden, daha gür ve kuvvetli, daha yüksek zevk ve estetik çizgilerle kuruldular.

<v:imagedata o:title="" src="file:///C:DOCUME~1asmalarLOCALS~1Tempmsohtml1

 
  Bugün 5 ziyaretçi (24 klik) kişi burdaydı!
Google
 
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=